7,5 Milyar insanın arasında senden bir tane daha var mı bu dünyada?

Bu yazıda size özgün olmanın ne demek olduğunu ve neden bu kadar önemli olduğunu anlatacağım.

Özgün olan bir şey kopya değil demektir. Gerçektir, saftır, özdür, hakiki ve içten gelen özbe öz halidir. Her insan bu dünyaya kendine has özellikleriyle gelir. Parmak izimiz, göz bebeğimiz, hatta dışarı verdiğimiz nefesimize, dna’mıza ilahi gücün attığı bir imza ile işlenmiş yegane halimizle, bizden bir tane daha yoktur bu dünyada. Her insanın kendine has özelliklerinin ona özel hayat amacı ile birlikte kodlanmış alanına kişinin özü diyoruz. Buna göre hareket etmesine ise ‘özgün olma’ hali diyoruz. Demek oluyor ki; her insanın düşünceleri, duyguları, istekleri ve ihtiyaçları kendine has olan özüne nakşedilmiştir. Dolayısıyla her birimizin dünyadaki gelişme süreci bir açılma sürecinden oluşmalı. Bir çiçeğin açması gibi.

Bir insan doğduğu andan itibaren kendi haline bırakılmış olsaydı, lotus çiçeğinde olduğu gibi kendine özgün incisini dünyaya sunma noktasına doğal bir sürecin sonunda mutlaka gelecekti. Ancak, doğduğumuz andan itibaren tabi olduğumuz sosyalleşme süreci buna imkan tanımıyor. Her insanın kendine özgün özelliklerinin açılmasına izin vermiş olsaydık, ebeveynlik ve eğitim/öğretim süreci bir çocuğun özgün halinin dışa açılması sürecinden oluşurdu. Yani, bu sürece müdahale edilmemiş olsa ve çocuğun kendine has ihtiyaçları karşılanmış olsa, bu süreç aslında kendiliğinden gerçekleşecektir. Ancak, sosyalleşmenin ve ebeveynliğin o kendiliğinden açılma sürecine engel olduğu bir düzende yaşıyoruz.

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren kimse bize özünde gizemli ve mucizevi bir hediyesi olan, yani incisi ile açılmaya hazır bir çiçeğe yardımcı olmak gözüyle bakmıyor. Aksine, şekillendirilmesi gereken hammadde olarak muamele gördüğümüz bir şekilde yetiştiriliyoruz. Hatta bazı ebeveynelerin kendi hayatlarında yapamadıklarını, gerçekleştiremedikleri hayallerini gerçekleştirmemiz bekleniyor bizden.

Başka bir dille, doğuştan bahşedilen özelliklerimiz dikkate alınmadan, aile ve toplum olarak, bizi olmamızı istedikleri şekle sokmak için emek verilmeye başlanıyor. Bize hangi davranışların kabul edilebilir olduğu öğretilerek, istenilen şekilde davrandığımızda iyi ve güvende olacağımız empoze ediliyor. Aksine bir davranışın ise bizi kötü bir kişi yapacağını ve o davranış ile güvende olmayacağımız öğretiliyor.

Doğal olarak bize has olan, özümüzden gelen, özgün doğamızın toplum tarafından kabul görmeyeceğini düşündüğümüz, bize ait tüm özelliklerimizi, duygularımızı gözlerden ırak tutmaya başlıyoruz.

Bu aşamadan sonra kişiliğimizde bölünmeler oluşmaya başlıyor. Sadece sevilmemizi ve bu dünyada güvende olmamızı sağlayacak özelliklerimizi açığa çıkarırken, özgün doğamızın bir parçası olan diğer özelliklerimizi toplumdan saklamaya ve bastırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla, çiçek örneğinden yola çıkarsak, yapraklarımızın bir kısmını kapalı tutarak, dünyaya ayak uydurmak üzere, sevilmek, beğenilmek ve güvende olmak için içimizdeki hazineyi, o incimizi kendimizden bile gizliyoruz.

Bu şu anlama geliyor…..sahte kişilikler geliştiriyoruz. Sadece dışa vurduğumuzda onaylanacağından ve takdir göreceğinden emin olduğumuz ve bize kendimizi güvende hissettirecek özelliklerimizle sınırlı olacak şekilde kendimizi ifade etmeye başlıyoruz.

Böylece bize ait olan, ancak dışa vurmaktan çekindiğimiz yanlarımız bilinçaltına itiliyor. Bilincimizin dışına gömdüğümüz özelliklerimizin varlığından bile haberdar olmuyoruz.

Bu yüzden sadece kendimizi bildiğimiz oranda özgün olabilmemiz mümkün oluyor. Bize ait olan büyük bir bölümü ise bilinçaltımıza bastırmış oluyoruz. Kısacası, ancak ve ancak farkındalığımız nispetinde özgün olmayı başarmamız mümkün.

Özetle birçok özelliğimizin farkında değiliz. Bu da çoğumuzun başkalarında başarılı olduğunu düşündüğümüz özellikleri başkalarından aldığımızı, yani kopyaladığımızı gösteriyor.

Eğer özgün olduğunuza inanıyorsanız, tam anlamıyla doyumlu bir hayat yaşıyorsanız bir sorun yok, aynen devam edin. Ancak bu söz konusu değil ise özümüz, kendisini ifade etmeyi başaramamasından dolayı duyduğu, bize sıkıntısını hissettirmeye çalışacaktır. Bunu bizi huzursuz ederek, bir şeyleri eksik hissettirerek ve üzüntü duymamızı sağlayarak, duyulmak, görülmek üzere içten içe feryat edecektir. Bastırdığımız yanlarımızın, görünür olmasıyla tamamlanma, bir olma, bütün olma ve kabul görme isteğini bu şekilde dile getirmeye çalışacaktır.

Bu nedenle özümüzü varoluşa çıkarmak, bastırdığımız ve görmediğimiz, karanlıkta kalan yönlerimizi aydınlığa taşımak ve bu özelliklerimizin görünür olmasını sağlamak son derece önemli bir konu. Kendinle barışık, doyumlu, huzurlu, sevgi dolu ve özgüvenli bir hayatı sürdürebilir kılmak ancak özgün halimize yol verdiğimizde mümkün.

Yakın gelecekte ‘aydınlanmak’ konseptinin ‘özgün olmak’ ile eşdeğer anlamda anılacağını düşünüyorum. Çünkü aydınlanmanın, kendi karanlığının senin tarafından görünür hale gelerek bilincine taşınmasından, bastırdığın yanlarının kabul görmesinden ve ruhunun tamamlanma sürecinin gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığını anlayacağız, anlamak zorundayız.

Kişinin en iyi okullarda okumuş olması, en başarılı işleri yapıyor olması, dünyanın onu tanıması veya dünyayı gezmesi bir nefes ile başlayan ve bir nefes ile son bulacak olan hayat yolculuğumuza dair öğrenmemiz gerekenleri bize öğretmeye yetmiyor. Bu hayatı anlamlandırmak, bilinçle, farkındalıkla yaşamak için madde ile manayı dengelemeyi başarmak gerek.  Bunun için bu dünyadaki oyun alanımızın hakkını vermemiz ve aynı zamanda  ruhumuzun gelişim yolculuğundaki ihtiyaçlarını anlamak, karşılamak ve varlığımızı bu yönde geliştirmemiz gerekiyor.

Bunu gerçekleştirebilmek için atmamız gereken ilk adım kendi özgün doğamızı dinlemek, anlamak ve olduğu haliyle severek, sahiplenerek özümüzü varoluşa çıkarmak olacaktır.